Juan Francisco AlonsoBBC News Mundo Aşırı sağ, Almanya’daki siyasi manzarayı bir kez daha sarstı. Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçimleri oyların %44’ünü alıp, eyalet yönetimini devralmaya yaklaşmasından iki …

Juan Francisco Alonso
BBC News Mundo
Aşırı sağ, Almanya’daki siyasi manzarayı bir kez daha sarstı.
Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçimleri oyların %44’ünü alıp, eyalet yönetimini devralmaya yaklaşmasından iki hafta sonra, parti 20 Eylül’de bu kez Mecklenburg-Batı Pomeranya’daki seçimde % 38 oy aldı.
Buna karşılık, resmi sonuçlara göre iktidardaki Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) oyların yalnızca %4,9’unu alabildi. Bu sonuçlar, Başbakan Friedrich Merz’in partisinin tarihinde ilk kez eyalet meclisi dışında kalmasına yol açtı.
Belediye başkanlığı seçiminin yapıldığı Berlin’de, komünizm sonrası dönemde kurulan Sol Parti (Die Linke) %25’lik oy oranıyla birinci oldu.
CDU %19 ile ikinci sırada yer alırken, AfD %16 ile üçüncü oldu. Böylece AfD, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana muhafazakar CDU ile dönüşümlü olarak iktidarı paylaşan Sosyal Demokratları geride bıraktı.
Bu üç sonuç, yıllardır gözlemlenen bir eğilimi pekiştiriyor. Ülkenin doğusu, AfD’nin başlıca kalelerinden biri haline gelmiş durumda.
Durum, en hafif tabirle paradoksal.
Sebebi ise şu: Göçmen karşıtı tutumu ve bazı liderlerinin Almanya’nın dünya savaşlarıyla yüzleşme biçimini sorgulaması nedeniyle AfD, Alman istihbarat servisleri tarafından “aşırı sağcı” bir parti ve “demokrasiye yönelik bir tehdit” olarak nitelendiriliyor.
Buna rağmen hareket, 1949-1990 yılları arasında kendisini faşizm karşıtı olarak tanımlayan ve komünist bir devlet olan eski Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) topraklarında güçlü bir şekilde büyümeye devam etti.
Birleşmenin faturası
Aşırı sağın yükselişini açıklamak için en sık dile getirilen etkenlerden biri, ülkenin birleşmesinin ekonomik ve sosyal maliyeti.
Dresden Teknik Üniversitesi’nden Almanya siyaset bilimci Manès Weisskircher, BBC Mundo’ya yaptığı açıklamada, “Almanya’nın doğusundan çok sayıda kişi kendisini ‘ikinci sınıf vatandaş’ olarak görüyor” diyor.
Alman siyaset bilimci Rolf Frankenberger de benzer bir görüşü dile getiriyor.
“Almanya’nın yeniden birleşmesi kazananlar ve kaybedenler ortaya çıkardı. Pek çok doğuluya göre, kaybeden taraf kendileriydi.”
Thüringen Üniversitesi Aşırı Sağı Araştırmaları Enstitüsü Direktörü, “Birleşme, sömürüye bile benzeyen eşitsizlikler yarattı. Doğu Almanya’da cinsiyet eşitliği, çocuk bakımı ve eğitim gibi alanlarda elde edilen pek çok kazanım görmezden gelindi. Bu durum aynı zamanda devlete karşı bir tür şüpheciliği de körükledi” diye ekliyor.
Resmi veriler bu görüşleri destekliyor. Federal İstatistik Ofisi’nin son verilerine göre, birleşmeden bu yana Doğu Almanya’daki sosyoekonomik koşullar önemli ölçüde iyileşmiş olsa da bugün beş doğu eyaletinden herhangi birindeki bir işçi, batı eyaletlerindeki emsallerine kıyasla ortalama %17 daha az kazanıyor.
Ücret farkı, eski Doğu Berlin hariç tutulduğunda eski Doğu Almanya nüfusunun son 35 yılda %16 oranında azalmasının temel nedenlerinden biri.
Resmi istatistiklere göre en ciddi nüfus kaybının yaşandığı eyalet %26 ile Saksonya-Anhalt oldu.
Ancak, daha iyi ücret arayışı, ülkenin batısına doğru yaşanan kitlesel göçün ve beyin göçünün tek nedeni değil. İş olanaklarının yetersizliği de önemli bir rol oynadı.
Komünist dönemden miras kalan devasa işletme yapısını yönetmekten sorumlu kurum Treuhandanstalt’ın verilerine göre, eski Doğu Almanya’da faaliyet gösteren 12 bin 354 kamu işletmesinin üçte birinden fazlası (yaklaşık 3.700’ü) tamamen kapatıldı, geri kalanı ise özelleştirildi.
Bu durum bölgedeki işsizlikte keskin bir artışa yol açarak %25’e çıkmasına neden oldu. Günümüzde ise bu oran %10’un altında.
Bir totaliter yönetimden diğerine
Bazı uzmanlara göre bir diğer neden, Almanya’nın doğusunun otoriter yönetimlere yatkın olduğu iddiası.
Münih’teki Çağdaş Tarih Enstitüsü Direktör Yardımcısı Prof. Magnus Brechtken, yerel bir gazeteye verdiği bir röportajda, “Devletten ve otoriteden çözüm beklemeye yönelik geleneksel bir özlem var” ifadesini kullandı.
Brechtken bu görüşünü sadece 40 yıllık komünizm dönemiyle değil, aynı zamanda Nazizm mirasıyla da gerekçelendirdi.
Batı Almanya’nın aksine, eski Doğu Almanya’da yargılamalar, soruşturmalar ve halka yönelik yeniden eğitim programlarının yer aldığı “Nazilerden arındırma” süreci çok daha kısa sürmüştü.
Londra’daki King’s College’da Avrupa Çalışmaları Bölümü’nden Claire Burchett, “Saksonya-Anhalt ve günümüzde Mecklenburg-Batı Pomeranya olarak bilinen bölgenin 1930’larda Nazi kaleleri olduğunu hatırlamakta fayda var” diyor.
Siyaset bilimci Benjamin Höhne ise farklı argümanlar öne sürüyor.
Chemnitz Üniversitesi’nden profesör, katıldığı bir podcast yayınında şöyle söyledi:
“Doğu Almanya sekülerleşmiş bir devletti. Her ne kadar iki dini mezhep (Katolik ve Lüteriyen-Protestan) varlığını sürdürse de kilise çevresi neredeyse yok olacak kadar zayıflamıştı. Ayrıca sendikalar da yoktu, sadece tek bir sendika mevcuttu ve bu nedenle bugün bile Doğu’da sendikalar daha zayıf durumda.
“Sivil toplum kuruluşları (STK’lar) için de aynı durum geçerli çünkü Doğu Almanya’da bunların hiçbiri yoktu.”
Höhne sözlerine şöyle devam etti:
“1990’dan sonra ne oldu? İnsanlar iş bulmaya ya da mevcut işlerini korumaya çalıştı. Pek çok kişi için toplumsal hayata herhangi bir şekilde katılım bir öncelik değildi ve bu ortamda aşırı sağcı aktörler zaten vardı.”
Bütün bunlar, Doğu Almanya’nın çöküşünün hemen ardından neden komünist rejime ideolojik olarak karşı olan grup ve siyasi güçlerin ortaya çıktığını açıklıyor.
2004’te Almanya Ulusal Demokratik Partisi (NPD) oyların %9,2’sini alarak Saksonya eyalet meclisine ilk kez girdi.
Bu parti daha sonra adını “Die Heimat” (Vatan) olarak değiştirdi ancak 2023’te, demokratik düzene aykırı hedefler güttüğü gerekçesiyle partinin kamu fonlarından yararlanması yasaklandı.
Bununla birlikte, neredeyse 10 yıl önce göçmen karşıtı Pegida hareketi ortaya çıkmış ve bu hareket zamanla büyük ölçüde AfD’ye katılmıştı.
Küresel bir eğilim
Tüm uzmanlar, bir zamanlar Doğu Almanya olan bölgede aşırı sağın yükselişinin geçmişin doğrudan bir sonucu olduğu görüşünde değil.
Weisskircher, “Doğu Almanya’nın tarihi kuşkusuz çalkantılı olsa da AfD’nin seçim başarısını anlamada tarihin oynadığı rol abartılmamalı” diyor.
“Avrupa’nın geri kalanıyla kıyaslandığında, Doğu Almanya’da aşırı sağın elde ettiği başarı istisnai bir durum değil.
“Örneğin Avusturya, İtalya ve Macaristan gibi ülkelerde aşırı sağcı partiler, ulusal düzeyde, AfD’nin yalnızca Doğu Almanya’da aldığı kadar destek görüyor.”
Weisskircher, aşırı sağın yükselişini iki nedene bağlıyor: Göç ve ekonomik durum.
“Aşırı sağcı seçmenlerin temel kaygısı göçe karşı olmaları. Ayrıca Almanya’nın ekonomik durumu karmaşık bir yapıda. Ülke ekonomik büyüme sorunları yaşıyor ve otomotiv endüstrisi gibi kilit sektörler krizde” diyor.
Fakat bütün bunların daha az sayıda göçmenin yaşadığı Doğu Almanya’da gerçekleşmesi dikkat çekici.
Federal İstatistik Ofisi’nin 2024 verilerine göre, Berlin hariç tutulduğunda, beş doğu eyaletindeki yabancı nüfus bir milyonun altında. Toplam nüfusun yaklaşık %8’ini oluşturuyorlar ve batı eyaletlerinde bu oran %16’ya çıkıyor.
Almanya’daki araştırmalar, göçmenlerle temas ile göçmenliğe karşıtlık arasında ters bir ilişki olduğunu gösteriyor. Göçmen nüfusla temas ne kadar azsa, korku ve hoşgörüsüzlük de o denli artma eğiliminde.
Burchett ise AfD’nin başarısını, partinin siyaset yapma tarzıyla ilişkilendiriyor.
Burchett, “Parti, barbekü partileri gibi etkinlikler aracılığıyla bir topluluk duygusu yaratıyor” diyor.
“Bu durum, yüksek işsizlik, kırsal bölgelerin izole kalması, geride yaşlanan bir nüfus bırakan gençlerin göçü ve düşük eğitim seviyeleriyle tanımlanan bir bölge için büyük önem taşıyor.”
Diğer uç
Ancak eski Doğu Almanya sınırlarında güç kazanan sadece aşırı sağ değil.
Komünizm sonrası dönemde kurulan Die Linke (Sol Parti) de bir zamanlar Doğu Almanya sınırları içinde yer alan başkent Berlin’de en çok oyu alan parti olarak manşetlere taşındı.
Burchett, “Sol Parti ve AfD cazip alternatifler çünkü kısmen, siyasi yelpazenin geri kalanının seçmenleri hayal kırıklığına uğrattığı bir dönemdeyiz ve iki parti de yakın dönemde iktidara gelmedi” değerlendirmesinde bulundu.
“Çoğu insanın siyasi bilgilerini sosyal medya üzerinden edindiği bir dünyada, hem Die Linke hem de AfD sosyal medyayı ustaca kullanmayı biliyor. Sokaklarda görünür ve tanınır olan, karizmatik ve halkla iç içe adaylara sahipler.”
AfD’nin bir Alman eyalet hükümetinin kontrolünü ele geçirme ihtimali birçok kesimi endişelendiriyor.
Bunun nedeni sadece partinin göç ve Almanya’nın geçmişine dair tutumu değil, aynı zamanda Ukrayna’ya verilen desteğin sonlandırılmasını ve Rusya ile ilişkilerin yeniden tesis edilmesini savunması.
Parti, herhangi bir eyalette iktidara gelmesi durumunda gizli istihbarat bilgilerine erişim imkanına sahip olacak.
Bu senaryoya rağmen Burchett, sonucun henüz kesinleşmediği görüşünde.
“Bu zaferler kaçınılmaz değil. Artık seçmenleri yeniden kazanmak, merkezdeki partilere veya diğer güvenilir alternatiflere düşüyor.”
( BBC )