enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
48,0490
EURO
56,1622
ALTIN
7.132,48
BIST
14.514,82
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Cumartesi Az Bulutlu
29°C
Pazar Az Bulutlu
31°C
Pazartesi Açık
31°C
Salı Açık
30°C

Cumhuriyetin ikinci yüzyılında neden demokratik bir dönüşüme ihtiyaç var?

İkinci yüzyıl; ezilenlerin ve dışlananların hak iddialarının anayasal güvenceye kavuştuğu, hukukun bir fetih aracı olmaktan çıkarıldığı, bürokratik kastın sivil topluma teslim edildiği ve insanların müşteri değil yeniden gerçek birer yurttaş olduğu özgürlükçü bir demokrasiyle taçlandırıldığı yeni bir milat olmak zorundadır. Tüm bu nedenlerden ötürü; demokratik bir dönüşüm, sistemsel krizlerin aşılması ve toplumsal sürdürülebilirlik için önümüzdeki yegane çıkış yoludur

Cumhuriyetin ikinci yüzyılında neden demokratik bir dönüşüme ihtiyaç var?
11.06.2026 17:30
5
A+
A-

Keskin Bayındır*

İstanbul bu hafta sonu ülkenin kaderini ve ortak geleceğini dert edinen çok değerli bir buluşmaya ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor: “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”. Siyasetin pragmatik sığlığa sıkıştığı bu dönemde, böylesi bir entelektüel zemin ve kurucu akıl arayışı sadece bir etkinlik değil, aynı zamanda tarihsel bir sorumluluktur. Bu kritik buluşmanın eşiğinde, neden basit bir restorasyonla yetinemeyeceğimizi ve neden köklü bir zihniyet değişimine muhtaç olduğumuzu masaya yatırmak gerekiyor. Çünkü yüzyıl önce kurulan Cumhuriyet’in idari ve siyasi pratiğinin tarihsel kazanımlarını ama aynı zamanda kronik yapısal krizlerini sırtlanarak yeni bir asrın eşiğine geldik. Bir asırdır biriken sorunların ağırlığı altında bükülen ve sürekli kriz yaşayan bir Cumhuriyet var karşımızda. Yaşamın her alanına yayılmış yapısal krizler, Türkiye’nin enerjisini sömürmekle kalmıyor, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirerek ortak yaşam seçeneğine de darbe vuruyor.

Modernleşme iddiasıyla yola çıkan Cumhuriyet, tebaadan yurttaşlığa geçiş vizyonu açısından tarihsel bir kırılmaydı; burası net. Ancak Cumhuriyet’in eksik bir demokrasi ile kurulduğu günümüzde yaşanan demokrasi sorunlarından görüleceği üzere de bir o kadar net. Geride kalan asrın muhasebesini nesnel bir akılla yaptığımızda, bu devasa yapının en temel meşruiyet ve sürdürülebilirlik harcından yoksun bırakıldığını görmek zorundayız: Demokratik kurumsallaşma. Cumhuriyet, tarihsel serüveni boyunca toplumsal rızaya dayalı organik bir toplumsal sözleşme üretemedi; aksine merkezin çevreye dayattığı katı, tek tipleştirici ve otoriter reflekslerin gölgesinde kaldı. Sistemin kendi eliyle çizdiği “makbul vatandaş” sınırlarının dışında bırakılan tüm toplumsal katmanlar, Kürtler, dindarlar, Aleviler, sol kesimler ve emekçiler hukukun korumasından mahrum bırakılan, sadece kriz anlarında hatırlanan birer “öteki” haline getirilerek rejimin yapısal kriz dinamiklerine dönüştürüldü.

Bugün önümüzde duran temel eşik, teknik bir mevzuat tadilatı, yani sistemi makyajlayacak bir restorasyon süreci değil. “Cumhuriyetin İkinci Yüzyılında Demokratik Dönüşüm” iddiası, Türkiye’yi içine düştüğü yönetsel, toplumsal ve ekonomik kriz sarmalından çıkaracak hayati bir zorunluluğu ifade ediyor. Oldukça kritik tarihsel bir eşiğin kıyısındayız. Cumhuriyet’in eksik demokrasi ile kurulması darbelerden tutalım, yaşanan büyük siyasi ve ekonomik krizlerin temel sebebi olmaya devam ediyor. CHP Butlan kararından da açığa çıktığı gibi; iktidarı ele geçiren partilerin diğerlerini ötekileştirdiği ve tüm devlet imkanlarını kullanarak muhalefeti zayıflatmaya çalıştığı bir siyasal düzen bir döngü halinde tekrar edip duruyor. Sorunun temelinde demokrasi ilkesindeki eksiklik yatıyor ve bu eksiklik Anayasal olarak giderilmedikçe Cumhuriyet’in demokratikleşmesi de mümkün olmayacaktır.

Türkiye’nin önündeki en köklü ve aşılması gereken ilk bariyer, hiç eğip bükmeden söylemek gerekirse Kürt meselesidir. Bu sorun, Cumhuriyet tarihi boyunca devlet aklı tarafından hep bir asayiş ve güvenlik parantezine sıkıştırılarak çözümsüzlüğe mahkûm edildi. Oysa siyaset sosyolojisi ve kurumsal tarih bize çok açık bir gerçeği gösteriyor: Kürt meselesinin çözümsüz bırakılması, güvenlikçi devlet reflekslerinin sivil siyaset ve toplum üzerindeki vesayetini sürekli besleyen kurumsal bir yakıttır. Üstelik bu kriz, sadece geçici siyasi aktörlerin iktidar hırsından beslenmiyor; kökleri Osmanlı’dan devralınan ve Cumhuriyet’le tahkim edilen devasa bir bürokratik kast geleneğine dayanıyor. Dolayısıyla, bu kast sisteminin kurumsal hafızası demokratikleştirilmediği, kriz anayasal bir zeminde; eşit vatandaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve evrensel hukuk normları ekseninde çözülmediği müddetçe, devlet mekanizmasında “hukukun üstünlüğü” ilkesini var etmek rasyonel olarak imkansızdır. Yerel demokrasinin tahkimi, coğrafi veya etnik bir imtiyaz alanı değil; aksine, denetlenemez hale gelmiş buyurgan bir devlet gücünü demokratik mekanizmalarla toplumsal hale getirmenin yegâne yoludur.

Tarihsel hafızaya baktığımızda, sistemin dışlama pratiklerinin tek bir kesimle sınırlı kalmadığını net biçimde görüyoruz. Geçmiş asrın kriz dalgalarında; ‘’muhalif’’ kesimlerin maruz kaldığı hukuk dışı dışlanma süreçlerinden, özellikle de sol hareketlerin ve Kürtlerin ödediği ağır yapısal bedellere kadar her kırılma, bize adaletin ve demokrasinin bölünemez karakterini kanıtlıyor. Buradaki temel patoloji, Türkiye’de yasaların toplumsal barışı ve adaleti sağlamak için değil, toplumu fethetmek ve hizaya sokmak için birer kurucu şiddet enstrümanı olarak tasarlanmasıdır. Hukuk, bir güvence olmaktan çıkarılıp “hukuki fetihçilik” anlayışıyla gücü elinde bulunduranın sopası haline getirilmiştir. Çok iyi biliyoruz ki; bir toplumsal grubun mağduriyeti üzerinden yükselen veya bir diğerinin tasfiyesine dayanan hiçbir kurumsal mimari, kalıcı bir toplumsal barış ve istikrar üretemez. İktidarın kendi doğrularını topluma tek seçenek olarak dayatma hırsı, ülkeyi kalıcı bir kriz sarmalına hapsetmekten başka bir işe yaramıyor.

Bugün siyasetin, akademinin ve sivil toplumun önündeki asıl ödev, mevcut otoriter statükoya sadece reaksiyon göstermenin ötesine geçmektir. Artık “Bunun yerine ne koyacağız?” sorusuna makul ve bütüncül bir yanıt üretmek zorundayız. İhtiyacımız olan kurucu irade, elitlerin kapalı kapılar ardında yapacağı konjonktürel anayasa pazarlıkları veya parlamenter aritmetik hamleleri değildir. Tam aksine, toplumun farklı kesimlerinin doğrudan katılım sağladığı canlı bir müzakereci demokrasi pratiğidir. Bu pratik, sadece sandığa indirgenmiş bir seçmenlik bilincini değil; piyasa tarafından yutulmuş, ticarileştirilmiş ve yok edilmiş olan ortak kamusal alanın yeniden ihyasını zorunlu kılıyor. Tabandan tavana yayılan, toplumun en alt dehlizlerinden yükselen, farklı toplumsal katmanların yatay ittifakına dayalı yeni bir kamusal alan inşası, parlamento ve parti genel merkezleri gibi siyaseti makro kurumlardan mikro alanlara yani yerel meclisler, sivil toplum tabanına doğru yataylaşmak, ikinci yüzyılın en birincil sosyolojik ödevidir.

Toparlayacak olursak; eğer bu radikal dönüşümü ve geniş tabanlı toplumsal sözleşmeyi bugün rasyonel bir vizyonla inşa edemezsek, önümüzdeki yüzyılı da aynı yapısal tıkanmalarla, kaynak israfıyla ve toplumsal çürümeyle kaybetme riskimiz çok yüksek. Ne Cumhuriyet’in kazanımların yok sayabiliriz ne de bu haliyle Cumhuriyet’i kabul edebilir, yolumuza bu şekilde devam edebiliriz.

İkinci yüzyıl; ezilenlerin ve dışlananların hak iddialarının anayasal güvenceye kavuştuğu, hukukun bir fetih aracı olmaktan çıkarıldığı, bürokratik kastın sivil topluma teslim edildiği ve insanların müşteri değil yeniden gerçek birer yurttaş olduğu özgürlükçü bir demokrasiyle taçlandırıldığı yeni bir milat olmak zorundadır. Tüm bu nedenlerden ötürü; demokratik bir dönüşüm, sistemsel krizlerin aşılması ve toplumsal sürdürülebilirlik için önümüzdeki yegane çıkış yoludur.

*DBP Eş Genel Başkanı

( ALINTI )

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.