Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları ardından okullardaki güvenlik önlemleri tartışmaları gündeme geldi. Bir okul müdürü, öğrenciyi Rehberlik Araştırma Merkezi’ne (RAM) yönlendirseler dahi velinin onayı olmadan işlemlere devam …

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları ardından okullardaki güvenlik önlemleri tartışmaları gündeme geldi. Bir okul müdürü, öğrenciyi Rehberlik Araştırma Merkezi’ne (RAM) yönlendirseler dahi velinin onayı olmadan işlemlere devam edemediklerini vurguladı. Eğitimci, “Müdürün ‘Bu çocuk riskli, diğer çocukların can güvenliğini tehlikeye atabilir’ deme lüksü yoktur. Devlet, kendi atadığı müdürüne, okulun güvenliğini sağlama noktasında bir ‘kapı görevlisi’ kadar bile yetki tanımaz. Okulun kapısı sonuna kadar açılır, o çocuk o sınıfa girer” dedi.
Okullarda yaşanan saldırıların ardından okul güvenliği ve çocukların mental sağlığının korunması tartışmaları devam ediyor. Sözcü yazarı Saygı Öztürk, konuyu bir okul müdürünün gözünden aktardı.
Velilerin kabul etmemesi durumunda eğitimcilerin yapabileceği bir şey olmadığını belirten okul müdürü, şunları söyledi:
“Türkiye son günlerde okullardan gelen silah sesleriyle sarsılıyor. Siverek ve Kahramanmaraş’tan yükselen dumanlar, sadece birer “asayiş vakası” değil; eğitim sistemimizin bağrındaki devasa bir boşluğun, bir idari felaketin dışavurumudur. Bugün bir okul müdürünün masasına oturduğunuzda, aslında bir barut fıçısının üzerinde oturduğunuzu fark ediyorsunuz. Ama elinizde ne bir su kovası var ne de kapıyı kilitleyecek bir anahtar.
Veli, e-devlet üzerinden adrese dayalı sistemle kaydını saniyeler içinde yapar. Müdürün “Bu çocuk riskli, diğer çocukların can güvenliğini tehlikeye atabilir” deme lüksü yoktur. Devlet, kendi atadığı müdürüne, okulun güvenliğini sağlama noktasında bir “kapı görevlisi” kadar bile yetki tanımaz. Okulun kapısı sonuna kadar açılır, o çocuk o sınıfa girer.
Bir müdür veya öğretmen, çocuğun tehlike saçtığını fark ettiğinde elindeki tek enstrüman onu RAM’a (Rehberlik Araştırma Merkezi) yönlendirmektir. Ancak burada sistem duvarına çarpar: Veli onayı. Eğer veli, çocuğunun sorunlu olduğunu kabul etmezse, “Benim çocuğum aslan gibi” diyerek imzayı atmazsa; o çocuk ne tedavi edilir ne de okuldan uzaklaştırılabilir. Okul müdürü, bir öğrencinin diğer 40 öğrencinin psikolojisini bozmasını, dersi sabote etmesini ve hatta potansiyel bir şiddet eylemine hazırlanmasını sadece izlemekle yükümlüdür.
Bu durum sadece o öğrenciyle sınırlı kalmaz. Sorunlu ve müdahale edilemeyen her öğrenci, okulun tüm organlarını zehirleyen bir virüs gibidir. Disiplin mekanizmalarının işlemediği, ödül ve cezanın anlamını yitirdiği bir ortamda; diğer öğrenciler de güvenlik duygusunu yitirir, öğretmenler ise “Başım belaya girmesin” diyerek sınıfa girmeye korkar hale gelir.
“Devlet, müdürüne güvenmiyor”
Şu acı gerçeği yüksek sesle söylemenin vakti geldi: Devlet, kendi atadığı, okulu teslim ettiği müdürüne güvenmiyor. “Sen bu çocuğu okula alma” diyemezsin. “Sen bu çocuğu sınıftan çıkaramazsın” diyemezsin. “Bu çocuğun tedavisi bitene kadar eğitime ara veriyoruz” diyemezsin.
Sorumluluk müdürdedir ama yetki; her şeyi bildiğini sanan “güçlü” velilerde ve sistemin otomatik algoritmalarındadır. Veli, çocuğunun sorunlarını görmezden geldiği her an, aslında bir sonraki okul saldırısının mermisini şarjöre sürmektedir.
Eğitim kurumları, sadece müfredatın işlendiği binalar değil, çocukların canının emanet edildiği sığınaklar olmalıdır. Bir müdür, potansiyel bir tehlikeyi gördüğü halde müdahale edemiyorsa, o koltukta oturmasının hükmü sadece kağıt üzerindedir.
Eğer yasalar, “eğitim hakkı” adı altında “can güvenliğini” kurban etmeye devam ederse; daha çok “münferit olay!” haberi okur, daha çok iş bırakma eylemi yaparız. Çözüm basit ama radikal: Müdürlere idari özerklik, sorunlu profil tespiti durumunda zorunlu rehabilitasyon ve velinin “hayır” diyemeyeceği bir güvenlik protokolü.
Aksi takdirde, okullarımız birer eğitim yuvası değil, patlamaya hazır birer sosyal deney alanı olmaya devam edecektir.”