enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
45,9573
EURO
53,4384
ALTIN
6.589,33
BIST
14.125,46
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
29°C
İstanbul
29°C
Parçalı Bulutlu
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Hafif Yağmurlu
29°C
Cumartesi Az Bulutlu
28°C
Pazar Açık
27°C

Kaybetmeyi kabul etmekten önce: Kaybetmenin mümkün olduğunu kabul edebilmek

İnsanlar çoğu zaman demokrasinin en zor tarafını, yani istemedikleri sonuçlarla yaşayabilme fikrini içselleştirmekte zorlanıyor. Oysa demokrasi tam da burada başlıyor. Sadece kazandığımız zaman değil, kaybettiğimiz zaman da oyunun kurallarına bağlı kalabildiğimiz ölçüde

Kaybetmeyi kabul etmekten önce: Kaybetmenin mümkün olduğunu kabul edebilmek
03.06.2026 15:30
1
A+
A-

Cana Tülüş Türk

Demokrasi üzerine konuşurken genellikle seçimlerden, sandıktan, temsil krizinden, kutuplaşmadan ya da kurumların işleyişinden bahsediyoruz. Ancak bütün bunların temelinde yer alan ve çoğu zaman yeterince tartışılmayan bir konu var: Kaybetmeyi kabul etmek.

Siyaset bilimi literatüründe buna “loser’s consent” deniyor. Türkçeye “kaybedenin rızası” ya da “kaybedenin onayı” olarak çevrilebilir. Kavramın temel mantığı oldukça basit: Bir seçim, kongre ya da siyasi yarışma sonrasında kaybeden taraf sonucun meşru olduğunu kabul ediyor mu? Son dönemde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içinde yaşanan kurultay, tüzük ve liderlik tartışmalarına, olağanüstü kurultay çağrılarına baktığımızda, aslında arka planda hep bu sorunun izlerini görüyoruz. Kaybeden taraf bir sonraki mücadeleye hazırlanmayı mı tercih ediyor, yoksa sonucun kendisini ya da süreci bütünüyle reddediyor mu?

Aslında bu soru ilk bakışta göründüğünden çok daha önemli. Çünkü demokrasiyi ayakta tutan şey yalnızca seçimlerin yapılması değildir. Seçimlerin ardından ortaya çıkan sonucun hem kazananlar hem de kaybedenler tarafından meşru kabul edilmesidir.

Bir futbol maçını düşünelim. Maçın sonunda kaybeden takım hakemin her kararını beğenmeyebilir. Rakibinin daha iyi oynamadığını düşünebilir. Ancak yine de oyunun kurallarını kabul eder ve bir sonraki maça çıkar. Eğer her mağlubiyetin ardından “bu maç aslında geçersizdir” denmeye başlanırsa artık oyunun kendisi sürdürülemez hale gelir.

Demokratik siyasette de benzer bir durum söz konusudur. Demokrasi sadece kazanma hakkı değil, kaybetme ihtimalini de kabul etme rejimidir. Hatta belki de demokrasinin en temel özelliği tam olarak budur. Sonucu önceden bilmediğimiz bir yarışın içinde olmayı kabul etmek.

Bu nedenle siyaset bilimciler uzun zamandır kaybedenlerin tutumuna özel önem veriyor. Çünkü demokratik sistemlerin dayanıklılığı çoğu zaman kazananların davranışlarından değil, kaybedenlerin tepkilerinden anlaşılıyor.

Ancak benim uzun süredir üzerinde düşündüğüm soru biraz farklı. Acaba sorun yalnızca kaybedenlerin sonucu kabul edip etmemesi mi? Yoksa bundan daha temel bir meseleyle mi karşı karşıyayız?

Bireysel düzeyde demokrasi algılarını çalıştığım doktora ve daha sonraki araştırmalarım kapsamında Kırklareli’nde farklı siyasi partilerden, farklı yaş gruplarından ve farklı toplumsal kesimlerden siyasi olarak aktif yurttaşlarla görüştüğümde dikkatimi çeken bir durum vardı. Görüştüğüm insanların neredeyse tamamı demokrasiye olumlu anlamlar yüklüyordu. Demokrasi iyi bir şeydi. Demokrasi gerekliydi. Demokrasi vazgeçilmezdi. Fakat bu olumlu tanımların ardından her zaman bir “ama” geliyordu. Demokrasi önemlidir ama… Halk her zaman doğru karar vermez ama… Seçimler gereklidir ama… Çoğunluğun kararı esastır ama…

Bu tekrar eden kalıbı, danışman hocamla yazdığımız çalışmamızda “contradictory reasoning”, yani çelişkili muhakeme olarak kavramsallaştırmıştık. İnsanlar aynı anda hem demokratik değerlere bağlılık ifade ediyor hem de bu değerleri sınırlayan, istisnalaştıran ya da geri plana iten gerekçeler üretebiliyor. Başka bir ifadeyle, demokrasiye yönelik normatif bağlılık ile gündelik siyasal muhakeme arasında bir gerilim bulunuyor.

Araştırmamızın bir diğer bulgusu daha da dikkat çekiciydi. Bazı katılımcılar demokrasi kavramını savunurken aslında demokratik teorinin temel ilkeleriyle oldukça zor bağdaşabilecek fikirler dile getiriyordu. Güçlü liderlerin denetlenmemesi gerektiği, ulusal çıkar söz konusu olduğunda muhalefetin sınırlandırılabileceği, farklı görüşlerin zaman zaman bastırılmasının meşru olabileceği gibi fikirler bunlardan bazılarıydı. Bu nedenle çalışmamızda bunları mevcut literatüre de atıfla “authoritarian notions of democracy” yani demokrasiye ilişkin otoriter anlayışlar olarak tanımlamıştık.

Bugün geriye dönüp baktığımda, kaybedenin rızası literatürü ile bu bulgular arasında güçlü bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu literatür bize şunu soruyor: “Kişiler kaybettiklerinde sonucu kabul ediyor mu?” Benim düşündüklerim ise sanki bundan bir adım önceki soruya işaret ediyor: “Kişiler kaybetmeyi siyasetin doğal bir parçası olarak görüyor mu?”

Aradaki fark küçük gibi görünse de aslında oldukça önemli. Bir kişinin seçim sonucunu kabul etmesi için öncelikle rakibinin meşru biçimde kazanabileceğine inanması gerekir. Rakibinin kazanmasını baştan gayrimeşru görüyorsa, seçim sonucunu kabul etmesi zaten beklenemez. Karşı tarafın yönetime gelmesini genel anlamda bir risk olarak görüyorsa, seçim sonuçlarını meşru kabul etmesi zorlaşır. Kendi tercih ettiği siyasi aktör dışında kalanların iktidar olma hakkını içselleştirmemişse, kaybetmeyi demokratik rekabetin doğal bir sonucu olarak değerlendirmesi mümkün değildir. Bu nedenle bugün mesele yalnızca seçim sonuçlarının kabul edilip edilmemesi olmayabilir. Belki de daha derinde, demokratik belirsizlik fikriyle ilgili bir sorunla karşı karşıyayız.

Siyaset bilimci Adam Przeworski‘nin yıllar önce vurguladığı gibi demokrasinin özü belirsizliktir. Demokratik seçimlerin anlamlı olmasının nedeni, sonucu önceden bilemememizdir. Eğer kazananı baştan biliyorsak ya da yalnızca belirli aktörlerin kazanmasını meşru görüyorsak, demokratik rekabetin anlamı ortadan kalkar.

Bu noktada kaybedenin rızası kavramını biraz genişletmek gerektiğini düşünüyorum. Birinci mesele kaybedenin rızasıdır. İkinci mesele kaybetme ihtimalinin meşruiyetidir. Üçüncü mesele ise rakibin meşruiyetidir. Bu üç unsur arasındaki ilişkinin zayıflaması sorunu demokrasinin dayanıklılığını etkiler.

Tam da bu nedenle, son dönemde CHP etrafında yaşanan tartışmalar bana yalnızca bir parti içi güç mücadelesini değil, daha geniş bir demokratik kültür meselesini de düşündürüyor. Burada kimin haklı ya da haksız olduğuna ilişkin bir değerlendirme yapmak istemiyorum. Tersine, iki tarafı da dinliyorum. Ayrıca herhangi bir demokratik süreç ancak adil koşullar altında yürütüldüğünde meşruiyet üretebilir. Bu nedenle süreçlerin adilliği ve kurumsal güvenceler her zaman önemlidir. Ancak bütün bunların ötesinde başka bir soru da sormamız gerekiyor. Bir siyasi parti içinde seçim ya da kongre yapıldığında, kaybeden taraf sonucun meşruiyetini hangi koşullarda kabul eder? Bir lider değiştiğinde ya da değişmediğinde, taraflar bunu demokratik rekabetin doğal bir sonucu olarak görebilir mi? Yoksa her sonuç kaçınılmaz olarak varoluşsal bir mücadele olarak mı algılanır?

Bu sorular aslında yalnızca CHP için değil; Türkiye ve başka ülkelerdeki bütün siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, hatta üniversiteler ve spor kulüpleri için de geçerlidir. Çünkü demokrasi yalnızca kazanmakla ilgili değildir. Demokrasi, zaman zaman kaybetmeyi de kabul ederek oyunun içinde kalabilmektir.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, kaybedenin rızası kavramını yeniden düşünmek ve onu yalnızca seçim sonrası davranışlarla sınırlı görmemektir. Kaybetmeyi kabul etmekten önce, kaybetmenin mümkün ve meşru olduğunu kabul etmek gerekir. Kırklareli’nde yaptığım saha çalışmasından aklımda kalan en önemli derslerden biri de buydu. İnsanlar çoğu zaman demokrasinin en zor tarafını, yani istemedikleri sonuçlarla yaşayabilme fikrini içselleştirmekte zorlanıyor. Oysa demokrasi tam da burada başlıyor. Sadece kazandığımız zaman değil, kaybettiğimiz zaman da oyunun kurallarına bağlı kalabildiğimiz ölçüde.

( ALINTI )

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.