enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
45,9068
EURO
53,5030
ALTIN
6.651,17
BIST
13.834,42
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
26°C
İstanbul
26°C
Az Bulutlu
Salı Açık
29°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
28°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
28°C
Cuma Az Bulutlu
27°C

Mühür, meydan ve sarmal: CHP krizini meşruiyet ayrışması üzerinden okumak

Tehlike, muhalefeti iç tartışmaya, savunmaya ve yorgunluğa hapsetme ihtimalidir. Eşik ise, bu baskı altında dahi yönetme kapasitesini, kadro aklını, toplumsal temasını ve gelecek iddiasını görünür kılabilme ihtimalidir

Mühür, meydan ve sarmal: CHP krizini meşruiyet ayrışması üzerinden okumak
01.06.2026 12:30
1
A+
A-

Dr. Erman Bakırcı – Veri Enstitüsü Direktörü

Mahkemenin mutlak butlan kararının ardından CHP’de ortaya çıkan tablo, alışıldık bir parti içi rekabetin sınırlarını çoktan aştı. Ortada birbiriyle yarışan iki isimden çok, birbirinden ayrışan iki meşruiyet kaynağı var. Partinin hukuki meşruiyeti bir yerde, örgütsel enerjisi başka bir yerde, seçmen duygusu bambaşka bir yerde toplanıyor. Bir anlamda partinin gövdesi ile çatısı birbirinden ayrılmış durumda: çatı Kılıçdaroğlu’nda kalmış görünüyor, taban ise Özel’de duruyor gibi.

Oysa bir parti ne yalnız çatısıyla ne de yalnız tabanıyla ayakta kalır. Siyaset, bu ikisinin aynı hikâyede buluşabildiği yerde mümkün oluyor. Bugünkü kriz de tam bu kopuşta ortaya çıkıyor.

Kemal Kılıçdaroğlu hukuki bir kapıdan partiye dönmüş görünüyor. Fakat o kapıdan girdiğinde karşısında artık aynı evi bulması kolay değil. Çünkü partiler sadece binalardan, mühürlerden, yönetmeliklerden, kurultay kararlarından ibaret değil. Partiler aynı zamanda hafıza, aidiyet, öfke, sadakat, beklenti ve gelecek tahayyülüdür.

Özgür Özel ise hukuken görevden alınmış görünse bile siyasal olarak ortadan kalkmış değil. Hatta belki de tam tersine, bu müdahale onun etrafındaki duygusal yoğunluğu artırıyor. Mağduriyet, özellikle Türkiye siyasetinde, sadece bir savunma pozisyonu değil; güçlü bir mobilizasyon kaynağıdır. Bir siyasetçinin elinden mühür alınabilir; ama etrafındaki kalabalık dağılmıyorsa, mesele bitmiş sayılmaz.

Bu nedenle CHP’de bugün iki ayrı merkez oluşmuş gibi görünüyor. Biri resmi merkez, diğeri fiili merkez. Biri hukuki zemin üzerinden konuşuyor, diğeri siyasal enerji üzerinden. Biri “yetki bende” diyor, diğeri “irade bende” diyor. Bu iki cümle aynı anda kurulduğunda, yönetilmesi neredeyse imkansız bir kriz doğuruyor.

Birinci hat: Kurultay

İlk kırılma hattı kurultay konusu. Çünkü kurultay burada yalnızca bir seçim mekanizması değil, partinin kendisini yeniden meşrulaştırma ritüeli ve hukuki bir zorunluk. Modern partilerde kurultay sadece genel başkan seçmez; kimin parti adına konuşabileceğini, kimin geçmişi temsil ettiğini, kimin geleceğe dair söz kurabileceğini de belirler.

Özgür Özel’in hızlı kurultay istemesi bu yüzden anlaşılır. Onun elindeki en güçlü kaynak, mevcut örgüt enerjisi ve taban desteği. Hızlı bir kurultay, Özel açısından “ben hâlâ buradayım” demenin kurumsal yolu olur; sokağın, örgütün, belediyelerin ve partideki yeni duygunun bir kez daha sandığa tercüme edilmesini ister.

Kılıçdaroğlu açısından ise mesele başka. Onun bugünkü pozisyonu örgütün yükselen enerjisinden değil, mahkeme kararının açtığı hukuki alandan besleniyor. Bu yüzden önceliği hızlı bir siyasal onay değil, kontrollü bir kurumsal zemin olacaktır: önce butlan kararının sonuçlarını tahkim etmek, sonra da kurultayın hangi delegeyle, hangi yetkiyle, hangi yönetim gözetiminde yapılacağını belirlemek.

Bu noktada soru “kurultay olacak mı?” sorusu değil. Asıl soru şu: Kurultayı kim çağıracak? Hangi delegeler geçerli sayılacak? Hangi yönetim meşru kabul edilecek? Sonuç yeniden mahkemeye taşınacak mı? Bir kurultay partiyi rahatlatacak mı, yoksa yeni bir iptal tartışmasının başlangıcı mı olacak?

CHP’nin kurultay meselesi böylece teknik bir takvim tartışmasının ötesine geçip kimin parti adına söz söyleme hakkına sahip olduğu sorusuna dönüşüyor.

İkinci hat: Arınma

İkinci hat arınma meselesi. Kılıçdaroğlu’nun kurduğu dil giderek sertleşiyor. Araçların parti önünde sergilenmesi, “haram para” vurgusu, rüşvet, casusluk, FETÖ ve yolsuzluk imaları; bütün bunlar parti içi mücadeleyi sıradan bir yönetim tartışmasının dışına taşıyor. Mesele artık “kim yönetecek?” sorusundan “kim temiz, kim kirli?” sorusuna kayıyor. Bu, siyaseten güçlü ama çok tehlikeli bir zemin.

Çünkü arınma fikri her zaman iki yönlüdür. Bir yönüyle ahlaki bir yenilenme çağrısıdır; diğer yönüyle tasfiye ihtimalini taşır. Arınma, eğer açık belgeye, adil usule, kurumsal denetime ve ölçülü bir dile dayanırsa, parti içinde gerçek bir muhasebe imkânı yaratabilir. Ama belirsiz suçlamalar, imalar, sembolik teşhirler ve disiplin süreçleri üzerinden yürürse, hızla bir iç savaş diline dönüşür.

Üstelik bu çağrının partinin yaklaşık on üç yılına genel başkan olarak imza atmış bir isimden gelmesi, sorunun kendisini de katmerli kılıyor. Çünkü “kim temizlenecek?” sorusunun arkasında kaçınılmaz olarak “bu tablo kimin döneminde oluştu?” sorusu da duruyor; arınma çağrısı yapan ile arınması istenen kadronun aynı geçmişi paylaşması, çağrının inandırıcılığını baştan tartışmalı hale getiriyor.

Parti önünde sergilenen araçlar burada ilginç bir sembol. Gündelik bir nesne, başka bir bağlama taşındığında artık sadece araç değil; bir iddianın, bir suçlamanın, bir ahlaki pozisyonun nesnesine dönüşüyor. Sıradan bir şey, politik bir teşhir malzemesi haline geliyor.

Kaldı ki bu sembolün kendine has bir hafızası var. Benzer bir sahneyi, makam araçlarını “israfın kanıtı” diye meydana dizen İmamoğlu 2019’da İBB’yi kazandıktan sonra kurmuştu; o zaman teşhir edilen Ak Parti dönemiydi. Aynı dilin bugün partinin kendi geçmiş yönetimine yöneltilmesi, kaçınılmaz olarak “Kılıçdaroğlu, Ak Parti’nin rövanşını mı kendi içinde alıyor?” sorusunu akla getiriyor ve bu, başlı başına yönetilmesi gereken bir algı sorununa dönüşüyor.

Ama semboller güçlü oldukları kadar tehlikelidir. Çünkü bir kez sahne kurulduğunda herkes kendi nesnesini, kendi dosyasını, kendi suçlamasını sahneye taşımaya başlar; parti siyaseti belgeyle, karşı belgeyle, imayla ve savunmayla örülmüş kapalı bir döngüye girer.

Arınma nasıl olacak? İhraçlarla mı, disiplin süreçleriyle mi, belediye dosyalarının açılmasıyla mı, parti içi etik mekanizmaların kurulmasıyla mı, yoksa geçmiş dönemin bütün siyasal ve mali ilişkilerinin yeniden yargı önüne taşınmasıyla mı? Bu soruların cevabı sürecin yönünü belirleyecek. Çünkü arınma kontrollü bir muhasebeye dönüşürse parti kendisini onarabilir; ama bir tasfiye diline dönüşürse parti kendi içine kapanır, iktidarla mücadele etmek yerine kendisini izah etmeye, savunmaya ve temizlemeye çalışan bir yapıya dönüşür.

Üçüncü hat: Yargı sarmalı

Üçüncü ve en tehlikeli hat ise yargı sarmalı. Mevcut kararın hukuki tartışmasını hukukçulara bırakalım; kararın kendisi tartışmalı mı değil mi, ona dair bir yargıda bulunmadan da şunu söyleyebiliriz. Buradaki risk, CHP’nin birkaç dava dosyasıyla karşı karşıya kalması değil; partinin uzayan ve kendi kendini yeniden üreten bir yargı sarmalına sokulmasıdır.

Bir kurultay yapılır, iptal davası açılır.

Bir yönetim karar alır, tedbir istenir.

Bir ihraç gerçekleşir, mahkemeye taşınır.

Bir açıklama yapılır, suç duyurusu gelir.

Bir belge açıklanır, yeni soruşturma başlar.

Bir mahkeme karar verir, başka bir hukuki tartışma doğar.

Böyle bir zeminde yargı, krizi çözen bir mekanizma olmaktan çıkar; krizi sürekli yeniden üreten bir yapıya dönüşür. Parti her adımını siyasal sonuçlarıyla değil, hukuki riskleriyle hesaplamaya başlar. Bu da siyasetin doğasını bozar. Çünkü siyaset karar almayı, yön tayin etmeyi, risk üstlenmeyi gerektirir; sürekli yargısal müdahale ihtimali altında kalan bir parti ise karar almak yerine pozisyon korumaya başlar.

Burada büyük bir belirsizlik riski var: Hangi karar geçerli, hangi delege meşru, hangi kurultay hükümsüz, hangi yönetim yetkili, hangi açıklama suç unsuru, hangi belge siyasi, hangi belge hukuki? İnsan çoğu zaman suçunun ne olduğunu tam bilmeden bir kapının önünde beklemeye benzer bir konuma düşer. Bu belirsizlik büyüdükçe parti kendi siyasal zamanını kaybeder.

Oysa siyaset zamanla yapılır. Seçmenin zamanı, örgütün zamanı, kampanyanın zamanı, ülkenin ekonomik ve toplumsal gündeminin zamanı vardır. Yargı sarmalı bu zamanı emer; partiyi sürekli geçmiş kurultayların, geçmiş imzaların, geçmiş para hareketlerinin içine çeker. Gelecek konuşulamaz hale gelir. Bu yüzden asıl risk sadece CHP’nin bölünmesi değil; daha derin risk, CHP’nin siyaset yapma kapasitesinin aşınmasıdır.

Dört ihtimal

Bütün bu tartışmanın üzerinde duran bir gerçek var: Bir siyasi parti, nihayetinde seçim kazanmak için vardır. CHP’nin önünde ister zamanında ister erken yapılsın, bir cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimi var; bugün harcanan her gün, o seçime hazırlık için harcanamayan bir gün demek. Bu üç hattın nasıl kesişeceği, CHP’nin önüne dört ihtimal çıkarıyor. Bu ihtimallerin asıl testi ise aynı: Partiyi sandığa hangi psikolojiyle taşıyacaklar?

Birincisi, hızlı bir kurultay ve kontrollü bir devir: Kurultay gecikmeden toplanır, Kılıçdaroğlu hukuki zemini sonuna kadar zorlamaz, arınma birkaç sembolik adımla sınırlı kalır. Hızın kendisi burada onarıcı bir işlev görür; çünkü süreç uzadıkça çoğalan iç itirazlara, karşı dosyalara ve meşruiyet tartışmalarına alan bırakmadan, partinin iradesini tek bir merkezde yeniden toplar. Böylece parti, iç meseleyi hızla kapatıp yüzünü yeniden seçime, adaylığa ve iktidar iddiasına döndürebilir. Seçime hazırlık zamanını en az aşındıran, en az hasarla çıkılan senaryo budur; ama bugünkü işaretlere bakılırsa en az olası olanı da.

İkincisi, kurultayın geciktirilmesi ve ayrılma riski: Asıl kritik değişken, kurultayın ne zaman ve nasıl yapılacağıdır. Bu senaryoda kurultay bir türlü kapanmayan bir sürece dönüşür: çağrı, itiraz, erteleme, yeni çağrı; takvim sürekli ileri kayar, hiçbir tarih nihai olmaktan çıkar. Resmi merkez ile fiili merkez bu belirsizlik boyunca yan yana var olur ve sonuç tekrar tekrar mahkemeye taşınır.

Bu uzayan belirsizlik içinde taraflar birbirine yönelttikleri sert dili yumuşatmaz, aksine sertleştirir: Bir tarafın “arınma” dediği, diğer tarafın gözünde “tasfiye” ve “içeriden darbe”ye dönüşür; bir tarafın “iradeye sahip çıkmak” dediği, diğer taraf için “mahkeme kararını tanımamak” olur. Her açıklama bir karşı açıklamayı, her suçlama bir karşı dosyayı tetikler. CHP, tabiri caizse kendi iç savaşını verirken, siyasal alanda cephe kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır; iktidarla mücadele edeceği zaman ve enerjiyi kendisiyle mücadeleye harcar.

İşte bu gecikme, olası bir seçim takvimiyle birleştiğinde senaryonun en kritik eşiğini doğurur. Mührün kimde olduğu hukuken bir türlü netleşmezken seçim yaklaşıyorsa, Özel’in temsil ettiği kanat için beklemenin maliyeti dayanılmaz hale gelebilir. Böyle bir noktada bu kanadın, partinin hukuki kabuğunu Kılıçdaroğlu’na bırakıp kendi örgütsel enerjisini ve seçmen desteğini yeni bir parti çatısı altında ya da en azından geçici bir seçim ittifakı biçiminde dışarı taşıması ihtimali masaya gelir. Bu, CHP açısından en ağır kırılmadır: Çünkü o zaman mühür bir partide, meydan bambaşka bir yapıda kalır ve muhalefetin oyu da fiilen ikiye bölünür.

Üçüncüsü, yargı sarmalının baskın gelmesi: Hiçbir kurultay nihai sayılmaz, her karar yeni bir davayı, her ihraç yeni bir itirazı doğurur. Parti kendi içine kapanır, gündemini iktidar değil dosyalar belirler. En ağır bedel de burada ödenir: Bir cumhurbaşkanlığı seçimine aday belirlemek, vaat üretmek ve ittifak kurmak için kullanılması gereken zaman, geçmiş kurultayların ve imzaların hukuki tartışmasına akar. Bu, bir çözüm değil, krizin süresiz ertelenmesidir.

Dördüncüsü, takvimin her şeyi yeniden dizmesi: Bir erken seçim ihtimali, ekonomik bir kırılma ya da iktidar cephesindeki bir hamle, tüm iç tartışmayı bir anda ikincilleştirebilir. Seçim yaklaştığında parti içi hesaplaşmaların lüksü kalmaz; sandık, tarafları zorunlu bir hizalanmaya ya da kopuşa iter. Olasılığı kestirmek güç ama Türkiye siyasetinin temposu düşünüldüğünde göz ardı edilemez.

Asıl seyirci: Kararsız seçmen

Buraya kadar anlattığımız her şey –çatı ile taban, mühür ile meydan, kurultay ile sarmal– aslında partinin kendi iç dünyasına, kurumsal çekirdeğine dair. Oysa bir partinin kaderini ve iktidar potansiyelini sadece kendi sadık tabanı değil, o çekirdeğin dışındaki geniş çeper belirler.

Esas oyun değiştirici, parti kimliğini ve ideolojik aidiyetini halihazırda sahiplenmiş olanları bir arada tutmak değil; kendini sol ya da sosyal demokrasiyle doğrudan ilişkilendirmeyen, geleneksel olarak CHP seçmeni olmayan ama mevcut iktidarın yönetim biçiminden, ekonomik ve toplumsal gidişattan derin bir memnuniyetsizlik duyan o geniş, kararsız kitleye güven veren bir alternatif sunabilmektir.

Bu süreç, CHP için yalnızca içsel bir tehlike değil, aynı zamanda bu geniş çeperle bağ kurabilmek adına hayati bir eşiktir. Bu yüzden süreç CHP için yalnızca bir tehlike değil, aynı zamanda bir eşik. Tehlike, muhalefeti iç tartışmaya, savunmaya ve yorgunluğa hapsetme ihtimalidir. Eşik ise, bu baskı altında dahi yönetme kapasitesini, kadro aklını, toplumsal temasını ve gelecek iddiasını görünür kılabilme ihtimalidir.

Çünkü toplum yalnızca kimin haksızlığa uğradığına bakmaz. Kimin haksızlık karşısında dağılmadığına, kimin kriz anında aklını koruduğuna, kimin insanlara yalnızca öfke değil yön duygusu verdiğine de bakar.

Bu nedenle CHP ve muhalefet açısından mesele artık yalnızca neye maruz kalındığı değil; bu süreçten nasıl bir yönetme iddiası çıkarılacağıdır. Yaşanan krizi “haklıyım” noktasına sıkıştırmadan, “hem haklıyım hem de hazırım” duygusunu topluma geçirebilmek gerekiyor. Bunu başarabilen bir parti için kriz, hayatta kalınması gereken bir tehdit olmaktan çıkar; büyümenin, yeni bir evreye geçmenin eşiğine dönüşür.

Sonuç

CHP’nin önündeki soru bu yüzden basit ama ağır: Bu kriz bir kurultayla mı çözülecek, bir arınma süreciyle mi derinleşecek, yoksa kendi kendini yeniden üreten bir yargı sarmalı içinde partinin bütün siyasal enerjisini mi tüketecek? Ve bu sorunun cevabını yalnızca partinin kendisi değil, dışarıdan bakan kararsız seçmen de veriyor olacak.

Çünkü bu üç hat aynı anda işlediğinde ortaya çıkan şey, iki adayın yarıştığı bir tablo değil; aynı partinin kendi meşruiyetini iki ayrı dilde kurup hiçbirini tam doğrulayamadığı bir tablodur. Bir tarafın “hukuk” dediğine diğer taraf “müdahale”, bir tarafın “arınma” dediğine diğer taraf “tasfiye” dediğinde, mesele artık kimin haklı olduğu değil; hangi hikâyenin daha fazla insanı taşıyabildiğidir.

Kılıçdaroğlu partiye dönmüş olabilir ama kitle desteğini arkasına almakta zorlandığı görülüyor. Özgür Özel’in genel başkanlığı mahkeme kararıyla geçersiz kılınmış olabilir ama siyaseten düşmek bir yana, mühründen edildikçe meydanı büyümüş görünüyor. Mühür bir tarafta, meydan başka bir tarafta. Ve en ağır krizler çoğu zaman bir tarafın kazandığı yerde değil, hiçbir tarafın tam kazanamadığı yerde başlar.

Geriye tek bir soru kalıyor: Mühür ile meydan aynı hikâyede buluşamazsa, CHP bu krizden “haklıydım” diyen ama yorgun düşmüş bir parti olarak mı çıkacak, yoksa baskı altında dahi yönetebileceğini gösterip “hem haklıydım hem hazırdım” diyebilen bir parti olarak mı? Bu sorunun nihai cevabını, büyük ölçüde bugün kimseye söz vermemiş seçmen verecek.

( ALINTI )

ETİKETLER: , , , ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.