Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, “Bizi olması gerekenden daha süratli ve daha kötü yaşlandıran temel üç meseleden biri de ‘oksidasyon’ yani ‘paslanma …

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, “Bizi olması gerekenden daha süratli ve daha kötü yaşlandıran temel üç meseleden biri de ‘oksidasyon’ yani ‘paslanma’ süreçleridir” dedi; “Oksidasyon/paslanma en az inflamasyon/iltihaplanma ve glikasyon/şekerlenme kadar çok önemli bir yaşlılık tetikleyicisidir” diyerek uyardı.
Müftüoğlu, “Neden ve nasıl paslanırız?” sorusuna şöyle karşılık verdi:
“Günlük metabolik faaliyetlerimiz sırasında “atık madde” olarak sayılamayacak kadar çok sayıda ‘kararsız ve saldırgan SERBEST OKSİJEN RADİKALİ’ üretiyoruz. Elektron eksikliği içinde kıvranan ve bu eksikliklerini tamamlamak zorunda olan bu metabolik ve kararsız yapılar hücrelerimizin çabucak her yerine elektron çalmak için saldırabiliyorlar. Bu akınlardaki maksatları ise aslında epey saf: Eksik elektronlarını tamamlayıp kararsız durumdan kararlı duruma geçmek istiyorlar. Ne var ki bu eksik elektronları tamamlama sürecinde neredeyse birer ‘elektron hırsızı’ davranarak bize zarar veriyorlar. Eksik elektronlarını hücrelerimizin duvarından, hücre içi organellerimizden, hücre çekirdeğinden hatta genetik gereçten çalma yoluna gidebiliyorlar. Serbest radikallerin bu amansız taarruzları ve bitip tükenmeyen hırsızlıkları, şayet vaktinde ve gereğince önlenemezse hücresel yapılarımızın bütünlüğü bozuluyor. Bu yapısal bozuşma da onların hastalanmalarına -kronik hastalıkların çoğu bu şekilde meydana geliyor-, yıpranmalarına ve sonuçta de daha kısa ömürlü olmalarına yol açıyor. Velhasıl ‘paslanma/oksidasyon’ bizi kötü ve erken yaşlandırıyor, kronik hastalıklara yer hazırlayabiliyor, sonuçta de hak ettiğimiz ömür müddetini önemli ölçüde kısaltabiliyor. İşin berbatı bu canavarları yalnızca vücudumuzda biz üretmiyoruz. Onlar bazen soluduğumuz havayla (egzoz dumanları!), bazen cildimiz yoluyla (kozmetikler!), bazen ilaçlarla, bazen de yiyeceklerle vücudumuza girebiliyor. Pekala, ne yapacağız? Onlara teslim mi olacağız? Tabii ki hayır! Paslandırıcı hücumlardan da vücutlarımızı bir ölçüde muhafazamız mümkün. Bunun yolu da öncelikle sıkı bir ‘ANTİOKSİDAN DAYANIŞMA BARAJI’ oluşturmaktan geçiyor.”