enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
45,9277
EURO
53,4772
ALTIN
6.629,13
BIST
13.703,96
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Az Bulutlu
28°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Az Bulutlu
27°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
27°C

Barış yine konuşuluyor ama hakikat hâlâ bekliyor

Hakikat: Gerçekleşmiş, tarihte yerini almış olaylarla yüzleşme, bugün, bu bilgi doğrultusunda düşünebilme, hareket etme etiği ve gücü.

Barış yine konuşuluyor ama hakikat hâlâ bekliyor
21.12.2025 15:00
5
A+
A-

Prof. Dr. Cem Terzi

Bu Suça Ortak Olmayacağız bildirisini imzalamamız ve barış talep etmemizin üzerinden 10 yıl geçti. Bildiri, 2015–2016’da sokağa çıkma yasakları ve çatışmalar sırasında yaşanan ağır hak ihlallerinin sona ermesi için yapılmış bir yaşam çağrısı, 11 Ocak 2016’da, 1128 akademisyenin imzasıyla açıklandı. Bu bildiri devlet şiddetinin sıradanlaştırılmasına karşı akademinin ve vicdanın aynı cümlede buluştuğu tarihsel bir itirazdır.

Bu itirazın en ağır karşılık bulduğu yerlerden biri Cizre’ydi. 14 Aralık 2015’te ilan edilen ve 79 gün süren sokağa çıkma yasağı boyunca kent, dış dünyadan koparıldı; su ve elektrik kesildi, sağlık hizmetleri fiilen durdu. İnsanlar ya evlerinde hapsedildi ya da yaşamak için sokağa çıktıklarında öldürüldü. Buna, çocuklar ve gençler de tanık oldu.

O günlerde bazı gençler üniversite sınavına başvurmak zorundaydı. Bankalar kapalıydı, internet yoktu, devlet yoktu. Gelecekleri askıya alınmıştı. Bu durumdan, başkanı olduğum Halkların Köprüsü Derneği olarak biz, son gün haberdar olduk ve başvuruların bitmesine iki saat kala bir dayanışma ağı kurduk. Zamanla yarışıyorduk. Sınava girecek gençlerin kimlik bilgilerini gönüllülerimizle paylaşıp, sınav başvuru harçlarını yatırdık. Cizre’deki yüzlerce gencin sınav başvurusunu son gün, son iki saatte İzmir’de, yüzlerce gönüllü ile tamamladık. Bizim için bu da bir barış mücadelesiydi. Gençlerin umutlarına sahip çıkmak, barışa sahip çıkmaktı. Savaşa bu kez de böyle itiraz ettik.

Bir hekim olarak barış mücadelesi vermek benim için yeni değil.

Sizi, şimdi de 25 yıl geriye, 2001 yılına götüreceğim. Hekimler sadece sağlıkla ilgilenmez, ölümün nedenleriyle de ilgilenir. Savaş, bu nedenlerin en politik olanıdır.

2001 yılında ABD Afganistan’ı işgal etmeden önce, dünyada en çok okunan tıp dergisi BMJ’e, “Stop the war“ (Savaşı durdurun) başlıklı bir mektup yazmıştım.

Bu yazı, bir dönemin öngörüsünü kayda geçirmiştir: Irak’ta ambargo altında ölen çocuklar, Afganistan’da çökertilmiş bir sağlık sistemi, 11 Eylül’ün ardından “terörle savaş” adı altında meşrulaştırılan yeni bir küresel şiddet düzeni.

Mektubum, savaşın tıbbi, etik ve insani sonuçlarına karşı bir hekim itirazıydı. 11 Eylül saldırısına verilecek yanıt savaş değil, hukuk olmalıydı; adalet, bombalarla değil, evrensel hukuk ilkeleriyle sağlanmalıydı. Çünkü savaşı meşrulaştırmak terörü durdurmaz, hukuku askıya almak adaleti tesis etmez.

2001’de, ABD’nin suçuna kayıtsız kalıp ortak olmamak için BMJ’ye yazmıştım, içinde olduğumuz bu ay ise, ikisi barış akademisyeni hekim arkadaşlarımla birlikte Lancet dergisine bir yazı daha gönderdik.

16.12.2025

Sayın Editör,

Uluslararası insancıl hukuk, sağlık tesislerini, çatışmaların dışında tutulması gereken korunmuş alanlar olarak tanımaktadır. Ancak Gazze, Sudan, Yemen, Myanmar ve Ukrayna’da sağlık hizmetlerine yönelik saldırıların ölçeği ve sürekliliği, bu korumanın fiilen çöktüğünü göstermektedir.

Yalnızca 2023–2024 döneminde sağlık tesislerine ve sağlık çalışanlarına yönelik 3.600’den fazla saldırı belgelemiştir. Bu saldırılar artık rastlantısal ya da “ikincil hasar” olarak açıklanamaz. Günümüz savaşları, sağlık altyapısının yıkımını başlı başına stratejik bir hedef olarak ele almaktadır. Bu durum, sağlık altyapısının yok edilmesi doktrini olarak tanımlanabilecek bir dönüşüme işaret etmektedir. Günümüzde görülen sağlık tesislerine yönelik saldırılar artık istisna değil, çağdaş savaşın bilinçli ve sistematik bir yöntemidir. Hastanelerin, sağlık çalışanlarının ve tıbbi tanıklığın hedef alınması, sivilleri korumaya yönelik uluslararası hukukun fiilen askıya alındığını göstermektedir. Sağlık altyapısının yok edilmesi, yalnızca insani bir felaket değil, toplumların kolektif hayatta kalma kapasitesini kırmayı amaçlayan planlı bir siyasal stratejidir. Bu suçlar cezasız kaldıkça, sağlık hizmetleri savaşın meşru hedefleri hâline gelmekte, uluslararası hukuk ise retorikten ibaret bir boşluğa dönüşmektedir. Bağlayıcı koruma ve etkili hesap verebilirlik mekanizmaları derhal hayata geçirilmedikçe, bu yıkımın sürmesi kaçınılmazdır.

Bu yazıyı da, bu yıl İsrail’in Gazze’de işlediği suçlara ortak olmamak için yazdık!

Hekimlerin görevi yalnızca yaraları sarmak değildir. Hekimlik, önlenebilir ölümlere karşı konuşma cesaretini de içerir. Bu nedenle sağlık alanında tanıklık, teknik bir raporlama değil, etik bir müdahaledir.

Bu yazılar birer hatırlatma değildir. Birer itirazdır. Ve hâlâ geçerlidir: Savaşlar durmalıdır.

Bugün de aynı noktadayım: Savaş, yaralama ve öldürme amacıyla insan bedenine doğrudan saldırıdır. Devletler, ilân ettiklerinde ve savaştıklarında, ölenlerin bedenleri hep sivillerin, hep çocukların, hep yoksulların bedenleri oluyor.

Hekimlik, tarihi boyunca savaşlara karşı çıkmış, işkenceyi reddetmiş, devlet şiddetine karşı çıkmıştır. Bir hekim, barış istemek zorundadır, aksi halde, mesleğinin özüne ihanet eder.

Barış, devletten bağımsız düşünebilen akademisyenlere, susmayan hekimlere, hakikatten vazgeçmeyen yurttaşlara ihtiyaç duyar.

Hakikat olmadan barış olmaz.

Bağımsız zihinler olmadan hakikat olmaz.

Akademik bağımsızlık barışın lüksü değil, önkoşuludur. Türkiye’de barış meselesi, aynı zamanda bilgiyle kurduğumuz ilişkinin meselesidir. Devlete sadakati, hakikatin önüne koyan bir akademi, barış üretemez. Savaşı normalleştiren bir bilgi rejimi, hayatı koruyamaz. Bu yüzden barış mücadelesi, aynı zamanda akademik bağımsızlık mücadelesidir. Bir hekim ve akademisyen olarak başından beri söylediğim şey şudur:

Barış, hakikatle gelir.

Hakikat ise özgür zihinler ister.

Sekiz yıl önce üniversiteden atıldığımda, hastane bahçesinde yaptığım veda konuşmasında, barış, hakikatle gelir demiştim.

Bugün yeniden barış konuşuluyor. Ama biliyoruz ki hakikatle yüzleşmeyen bir barış, yalnızca geçici bir sessizliktir.

Adaletsizlik varken susanlar, olan bitene ortak olur. Bu bir ahlâki tespit değil, hukuki ve siyasal bir gerçektir.

Türkiye’de barışın önündeki en büyük engellerden biri, hakikatin sistematik olarak bastırılmasıdır. Bir diğeri ise akademinin devletten bağımsız düşünemez hale getirilmesidir.

Devlete bağımlı bir akademi bilgi değil, itaat üretir. Hukuksuzluk karşısında susmayı “tarafsızlık” olarak pazarlayan bir zihniyet, barışı da hukuku da savunamaz. “Ben siyasete karışmam” cümlesi, bir tercih değil, korkunun inceltilmiş halidir. Haksızlık karşısında tarafsızlık, zalimin yanında durmaktır.

Siyaset, insanların birlikte konuşabildiği ve eyleyebildiği bir alandır. Bu alan çöktüğünde geriye yalnızca itaat kalır. Türkiye’de üniversiteler tam olarak bunu yaşadı. Akademisyen kamusal bir entelektüel olmaktan çıkarıldı, eleştirel düşünce üreticisi olmaktan uzaklaştırıldı, devletin sınırları içinde konuşmasına izin verilen bir memura dönüştürüldü. Bu nedenle Türkiye’de “akademik özgürlük” değil, akademik tahammül ve tahakküm vardır. Konuşmak, devletin sınırlarını bildirdiği alanda tahammül ettiği ölçüde mümkündür. Bu, akademik bağımsızlık değildir. Türkiye’de bilgi üretiminde hangi konuların çalışılacağı, hangilerinin tabu olacağı, kimin konuşabileceği, kimin susturulacağı, devletin çizdiği bu sınırlar içinde şekillenir.

Barış talebi, devlet adına bu yüzden “tehlikelidir”. Çünkü barış demek, şiddetin normalleştirilmesini sorgulamak, “olağanüstü” halin sürekliliğini teşhir etmek, iktidarın kurduğu hakikati görünmez kılan yalan rejimini bozmak demektir.

Bu nedenle barış talebi yalnızca bastırılmadı, akademik olarak kriminalize edildi. Türkiye’de akademik alan özerkliği kaybetti. Sonuçta, liyakat yerini sadakate bıraktı; bilimsel değer, yerini politik uyumluluğa; eleştiri, yerini suskunluğa terk etti. Bu koşullarda belki üniversite vardır, ama akademi kesinlikle yoktur.

Türkiye’nin siyasal rejimi, toplumdaki eşitsizlikler, hak ihlâlleri, kayyumlar, darbeler, soykırım hafızası, sınıf meselesi, Kürt meselesi gibi konulara geldiğinde akademi susar. “Ben siyasete karışmam” cümlesi, kayıtsızlığın, keyfiyet tercihinin ifadesinden daha çok, korkunun sonucudur. Akademisyenler, siyasetin kendisinden kaçar. Çünkü siyaset, risk demektir, konforunun bozulması demektir. Aslında bu kişilerin sessizliği apolitiklik değildir, hesaplı bir sessizliktir; hukuksuzluk olur ses çıkarmaz; üniversiteye kayyum gelir, sessiz kalır; akademisyenler atılır, görmezden gelir; öğrenci işkence görür, duymazdan gelir. Bu insanlar için omurgasızlık şahsi bir kusur değil, bir yaşam stratejisidir. Bu akademisyenlerin tarih ve siyaset bilgisi kendi araştırmasının ürünü değildir. Tam tersine lise müfredatının ve televizyon yorumcularının ezberidir: “Dış güçler bizi bölmek istiyor.” “Biz kimseye kötülük yapmadık.” “Mübadele karşılıklı ve barışçıldı.” “Kürt meselesi terör meselesidir.” “Bu coğrafya kardeşlik üzerine kuruludur.” Bu cümlelerin hiçbiri düşüncenin ürünü değildir, düşüncenin yerini alan klişelerdir. Bu kişiler tarihin acı gerçeklerinden korkarlar. 1915’i konuşmaz, Dersim’i bilmez, Varlık Vergisi’ni duymaz, 6-7 Eylül’ü hatırlamaz, 12 Eylül’ü anlamazlar. Çünkü gerçek tarih yüzleşme ister; yüzleşme ise rahatsız eder. Laik, Atatürkçü, modern görünümlü akademisyenler bol bol laf ederler, fakat iktidarının karşısına asla gerçekten dikilmezler. Hatta çoğu kez iktidarla iç içe geçer, gerektiğinde de onların lehine yanlışa düşmekten geri durmazlar. Güç kimdeyse ona yakın durmak, konjonktüre göre ideolojik pozisyon değiştirmek, baskı dönemlerinde sessizleşmek, hak ihlallerinde “taraf olmama” maskesi takınmak, akademik özgürlükler çiğnendiğinde ortadan kaybolmak yaygın davranışlardır.

Adaletsizlik varken eylemsiz kalanlar, olana bitene ortak olur. İnsanları zalimleştiren şey yalnızca kötülük yapmak değil, kötülük karşısında susmaktır.

Barış kolay değildir. Barış bedelsiz hiç değildir. Ama barışın bedelini ödemeyi reddeden toplumlar, savaşın bedelini ödemeye mahkûm olur.

Bugün yeniden barış konuşuluyor. Bu ülkede barış kelimesinin yeniden telaffuz edilebilmesi bile önemlidir. Biz şunu yaşayarak öğrendik: Hakikatle gelmeyen barış, kalıcı olmaz. Bugün barış konuşulurken, dünün zulmü “fazla kurcalanmasın” deniyorsa, orada barış değil, kolektif bir unutma dayatması vardır. Çünkü hakikat yok saymakla kaybolmaz, unutmakla silinmez, üstü örtülünce ortadan kalkmaz. Hakikat, bastırıldıkça daha ağır bir yük olarak geri döner. İçinde olduğumuz, tanıklığımızda gerçekleşen barış süreci, geçmişle yüzleşmeyi göze alıyor mu yoksa geçmişi bir kez daha halının altına mı süpürmek istiyor?

Faili meçhuller konuşulmadan, cezasızlık düzeni sorgulanmadan, hakikati dile getirenlerin başına gelenlerle yüzleşilmeden kurulan her barış eksiktir. Eksik barış ise kırılgandır.
Toplum olmak; aynı acılara bakabilmeyi, aynı sorumluluğu hissedebilmeyi, aynı hakikatin etrafında durabilmeyi gerektirir. Aksi halde: yan yana yaşarız ama birlikte yaşamayız, konuşuruz ama dinlemeyiz, barış deriz ama yüzleşmeyiz.

Biz hakikati söylemeye devam edelim:

Toplumun dâhil olmadığı, hakikatlerle yüzleşilmeyen bir “Barış” süreci olabilir mi? AKP’nin kurduğu rejim, güçler ayrılığını yok etmiş, yargıyı yürütmeye bağlamış, Meclis’i işlevsizleştirmiş, muhalefeti düşmanlaştırmış bir yapıyken, toplumu kapsayıcı bir barış süreci yürütebileceğine inanıyor musunuz?
Yeni anayasa için “İlk 4 madde değişmez” mutabakatı var deniyor. Öyleyse eşit vatandaşlık açısından ne değişecek? Barış nasıl mümkün olacak? Kürt meselesinin adının bile geçmediği bir anayasa ile Türk kimliği dayatması devam eder. Anadilde eğitim yine tabu olur. Yerel demokrasi yine yok sayılır. O zaman hangi barış? Barış, eşit yurttaşlıkla gelir; eşit yurttaşlık ise anayasal tanınmayı gerektirir. Tam da bu noktada, Türkiye’de barışın neden bir türlü başarılamadığını anlamak üzere daha köklü, çok daha derin ve görünmeyen bir meseleyle yüzleşmek zorundayız:

Türkiye’de bir Türk ideolojisi var, bir Türklük sözleşmesi var: Abdülhamid dönemine kadar uzanan, neredeyse 150 yıllık bir tarihsel arka plana sahip bu ideoloji, bir hâkimiyet ve üstünlük ideolojisidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek ve esas anayasası bu Türklük sözleşmesidir. Ne TBMM’de oylanmıştır ne de Resmî Gazete’de yayımlanmıştır ama herkese imzalatılmıştır. Öyle ki, imzalamayanın dili konuşulmaz, hafızası kabul edilmez, acısı yok sayılır, tarihi ise çarpıtılır.
Bu sözleşmenin ilk maddesi şudur: Türk ve Müslüman olmak, güvenli bir yaşamın, statünün, aidiyetin ve normalliğin ön koşuludur. İkinci maddesi, Gayrimüslimlere yapılanlara dair hakikati dillendirmeyi yasaklar. Üçüncü madde ise Türkleşmeyi reddeden Kürtler hakkında doğruyu söylemeyi, duygudaşlık kurmayı ve siyaseten taraf olmayı kesin biçimde dışlar. Bu üç yasa, eğitimden medyaya, yargıdan aileye kadar tüm kurumsal sistemin temelidir. Ve bir kez içselleştirildiklerinde, kişi fark etmeden bu sözleşmenin taşıyıcısı haline gelir.

Bu ideoloji; eşitliği, yurttaşlık fikrini ve özgürlüğü kabul etmez. Sünni Türklüğün üstünlüğünü dayatır. Bu ideoloji geçmişte kalmış bir devlet aklı değildir, hiçbir zaman vazgeçilmemiştir.

AKP, bu ideolojiden türemiştir.
MHP, bu ideolojinin ürünüdür.
CHP, bu ideolojinin bekçisidir.
Sorun, devletin, iktidarların, partilerin düşünme biçimindedir. Barışın bu kadar zor olması Kürt meselesinin bir “güvenlik sorunu” olarak görülmesi değil, bu üstünlük ideolojisinin ve Türklük sözleşmesinin eşit yurttaşlığı baştan reddetmesidir.

Bu nedenle gerçek bir barış, bu ideolojik zeminde mümkün değildir. Burada köklü bir zihniyet değişikliğine ve yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç vardır. Bu da ancak, demokratikleşme ile mümkündür.

Oysa bugün Türkiye’de tam tersi bir gidişat var. Demokratikleşme çabaları şöyle dursun, otoriterleşme derinleşmiş, tekçi devlet aklı yerleşmiş, eşit yurttaşlık fikrinden daha da uzaklaşılmıştır. Bu koşullarda barıştan söz etmek, hakikati bir kez daha ertelemek anlamına gelir.

Bugünkü Cumhurbaşkanlığı rejimi, hesap vermez, denge tanımazdır; tek kişiye yürütme, yasama, yargı üzerinde adeta veto gücü veriyor. Hak ve özgürlük artışı, ancak yetkinin vatandaş lehine dağılmasıyla olur. Tek adam rejiminde “özgürlükçü anayasa” bir hayal değil mi?

Anayasa, sadece ulusun tanımı, devlet yapısı, temel haklar değildir. Aynı zamanda emek-sermaye dengesi ile ilgilidir. Bugün işçilerin sendikal hakkı yok, asgari ücret sefalet, güvencesizlik kural hâline gelmiş. Böyle bir ülkede, emekçilerin yazmadığı anayasa kimi özgürleştirir?

Bugünkü iktidar adeta devleti eritti. Kurumlar ortadan kaldırıldı. Kanun gücü yönetmelik seviyesine indi. Keyfîlik sistemleşti. Hukuk artık bir dekor haline geldi. Anayasayı tanımayan bir iktidar, barış süreci başlatabilir mi?

Gerçek bir anayasal demokrasi için üç koşul zorunludur:
1. Güçler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı
2. Yerel yönetimin güçlendirilmesi ve eşit yurttaşlık
3. Emek eksenli sosyal haklar
Bunlar olmadan bir barış süreci ve yeni anayasa yapılabilir mi?

Hakikati söylemeye devam ediyoruz…

İnsan olarak bizi değerli kılan şey; eşitlik için, özgürlük için, adalet için ve barış için ödemeye gönüllü olduğumuz bedellerdir. Biz o bedeli ödedik. Ödemeye de devam ederiz. Çünkü barış talebi, her tür bedeli ödemeye değerdir.

Yeter ki: analar ağlamasın, hayat değersizleşmesin, hakikat bir kez daha kurban edilmesin. Eğer bir toplum olmak istiyorsak, bizi yalnızca hakikat kurtarır.

Yaşasın hakikat.

Yaşasın hayat.

ETİKETLER: , , , ,
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.