Tutuklanan Merdan Yanardağ cezaevinden yazdı: Kürt siyasal hareketinin “celladına âşık” olduğunu söylemek haksızlıktır

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan ile birlikte “siyasi casusluk” suçlamasıyla 27 Ekim 2025’te tutuklanan ve Silivri’deki Marmara Cezaevi’ne gönderilen Gazeteci Merdan Yanardağ, cezaevinden kaleme aldığı yazısında, CHP Genel Başkanı Özgür Özel‘in süreç komisyonundaki tartışmalara ilişkin sözleriyle alevlenen “Stockholm Sendromu” polemiğini yorumladı. Özel, isim vermeden yaptığı konuşmada “Herkesi canı istediğinde ‘Şu parti kapatılsın, kapatmıyorsa Anayasa Mahkemesi de kapatılsın’ diyenlerin demokratlığını hatırlamaya davet ediyorum. Bir Stockholm Sendromu’na kapılmamaya, dün elinden zor kurtulduğumuz celladımıza aşık olmamaya davet ediyorum. Meydanların susmadan haykırdığı gibi; kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” demişti. Yanardağ, bu sözlerin açtığı tartışmanın yalnızca bir siyasal polemik olmadığını, iktidar – devlet ayrımı söylemi, çözüm süreci ve Kürt hareketinin stratejik tercihleri üzerine derin bir yüzleşmeyi zorunlu kıldığını savunarak, yazısında hem CHP liderinin yaklaşımını eleştirdi hem de “Kürt siyasal hareketinin ‘celladına âşık’ olduğunu söylemek haksızlık olacaktır, ancak ‘Stockholm Sendromu’ndan muaf olmadıkları da açıktır” ifadesiyle tartışmanın odağını tanımladı.
CHP’nin tutuklu Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu ve kampanya danışmanı Necati Özkan ile birlikte “siyasi ve askeri casusluk” suçlamasıyla tutuklanan TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni, gazeteci Merdan Yanardağ, cezaevinden kaleme aldığı yazısında CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “Stockholm Sendromu” çıkışını, iktidar – devlet ayrımı söylemini ve yeni çözüm süreci tartışmalarını eleştirdi. Kürt siyasal hareketinin “celladına âşık” olmakla suçlanamayacağını, ancak “Stockholm Sendromu’ndan tamamen muaf da olmadığını” söyledi.
Yanardağ, yazısının ilgili bölümünde şunları aktardı:
“Ülke gündeminde bir “Stockholm Sendromu” tartışmasıdır gidiyor. Bu tartışmanın örttüğü daha derinde yatan yaşamsal bir sorun olduğu açık. Daha doğru bir ifadeyle, bu tartışmanın açığa çıkardığı önemli bir siyasal konu ile yüz yüze olduğumuzu söyleyebiliriz.
CHP’nin İmralı heyetine üye vermemesinin tetiklediği bir tartışma bu. Parti lideri Özgür Özel’in CHP Kurultayı’nda yaptığı konuşma, aslında hepimizin önünde yaşanan bir sürecin gerçek niteliğinin ortaya serilmesinin sağladı. Tartışma daha da büyüdü. DEM Parti yöneticilerinin duygusal tepkilerinin ardından, Erdoğan’ın da tartışmaya katılması, Özel’in sözlerinin hedefini bulduğunu gösteriyordu.
Gerçi Özgür Özel, konuşmasında DEM Parti’yi hedef almadığını ve genel bir duruma işaret ettiğini söylese de -ki öyle olduğuna itiraz etmiyorum- kamuoyu CHP liderinin sözlerini farklı yorumladı. Özel’in niyetinden bağımsız olarak, bu sözlerin kazandığı anlam, doğru bir tartışmaya zemin hazırladı. DEM Parti ve iktidarın verdiği tepki de zaten bu durumu açıkça ortaya koyuyor, sözlerin hedefini bulduğunu gösteriyordu.
Görüldüğü kadarıyla Ö. Özel başka ve daha genel bir durumu kast etse de son derece doğru bir tartışmaya yol açmıştı:
CELLADINA ÂŞIK OLMA!
“Stockholm Sendromu” deyimi bir kurbanın celladına, bir kölenin efendisine duyduğu marazi hayranlığı ifade etmek için kullanılır. Nitekim Ö. Özel konuşmasında yeni çözüm sürecinin bu boyutuna da işaret etmişti. Birey ve toplum psikolojisinin önemli bir alanıdır.
Daha yaygın kullanılan haliyle “celladına âşık olmak” hali, hastalıklı bir durumu anlatır. Bir teslimiyet ve işbirlikçilik halidir. Zorbalığa boyun eğmeyi, despotla anlaşmayı ifade eder. Bir kişinin, bir topluluğun, bir toplum kesiminin güç, baskı ve şiddet karşısındaki çaresizliğidir. Gönüllü bir teslimiyettir. Düşmanından medet ummaktır.
Ancak, söz konusu “sendroma” anlamını veren ya da farkı yaratan şey, deyim uygunsa “kurban”ın kendi teslimiyetine, boyun eğme tavrına ve çaresizliğine bir gerekçe, “makul” bir neden üretmesidir. Bilinçaltında kendi ruhunu ve onurunu da böylece kurtarmaya çalışır. Tavrına, kabul edilebilir gerekçeler arar, bir bakıma celladına meşruiyet üretir. Çünkü yine kişisel, toplumsal ya da siyasal bilinçaltında yaptığının yanlış ve onur kırıcı olduğunu da bilir. Bu durumu kendisine bile itiraf edemeyeceği bir ruh halidir.
Bilinçaltında yaşanan bu gerilim şizoid bir kişilik yanılsamasına, bir iç çatışmaya da yol açar. Çünkü ruhunun derinliklerinde bir “yanlış” içinde bulunduğunu -bilince çıkarmasa da- hisseder. Bu nedenle “makul” bir gerekçe bulmak, yoksa uydurmak zorundadır. Eğer “makul” bir gerekçe bulamaz ya da uyduramaz ise kişiliğini oluşturan çekirdek parçalanır. Öyle ki işkencecisine hayranlık duyanlar bile vardır. Bireyler için yaşanan bu hastalık durumu, bazı siyasi hareketler, hatta toplumlar içinde söz konusu olabilir.
Batılı sömürgeci beyaz adam ile Latin Amerika ve Afrika’nın yerli hakları arasında sıkça yaşanan bir durumdur. Aztekler, İspanyol sömürgecileri ve soykırımcıları, kendilerini terk eden tanrılarının geri dönüşü olarak görmüş ve çaresizlik uzun süre buna inanmıştı.
Kürt siyasal hareketinin “celladına âşık” olduğunu söylemek haksızlık olacaktır. Ancak, “Stockholm Sendromu”ndan muaf olmadıkları da açıktır. Sorun İslamcı – faşizan bir iktidar ile “demokratik” bir çözüm sürecine ilişkin ortaya konulan siyasal tutumdur. Bu sürece ilişkin öznel olarak verilen destektir. İleri sürülen “makul” gerekçeler ve iktidarla bu konuda yürütülen pazarlıktır.
DEM Parti ve Kürt hareketinin en önemli tezi, “Bu bir devlet projesi, biz icra mevkiinde AKP ve MHP olduğu için onlarla görüşüyoruz” şeklindeki yaklaşımdır. Gerçekten öyle mi? Bakalım!”
Tamamını okumak için .